| Taşkent-Semerkant-Buhara |
|---|
| Gönderi tarihi 30.03.2008 - defne (2184 kez okundu) |
2008 mart ayında hayatımın en değişik gezilerinden birini gerçekleştirdim. Hep tarih kitaplarında okuduğumuz, doğu kültürüne merakımız varsa hakkında belki kitaplar, romanlar okuduğumuz ipek yolunun 2 büyük şehrine, Özbekistan'ın Semerkant ve Buhara şehirlerine düştü yolum. Normal şartlar altında aklımıza buralara turistik bir gezi yapmak gelmez, zaten ben de turistik amaçlı çıkmadım yola. Yavuz'un iş için bir süredir Taşkent'te bulunması sebebiyle onu ziyarete gittim. Bu ziyaretin 2 gününü Semerkant ve Buhara'yı gezmeye ayırdık. Gitmeden önce yaptığım ufak internet araştırmalarında,aslında Özbekistan'da gezecek, görecek ve yapacak baya bir şeyler olduğu hissine kapıldım ( http://www.loricatour.com/english/ ) (gerçi döndükten sonra bunun malesef taşkent için geçerli olmadığını anladım..) Bir bölümü çöl olan ülkede istersen çöl safarisi, dağlık bölgelerde de dağ turları yapılabiliyormuş. ![]() Oldukça uzun ve yorucu bir yolculuk sonrası Taşkent'e vardım. Aslında İstanbul-Taşkent 4 saatlik bir uçuş ama havaalanından bavulunu alıp çıkmak da 2 saatlik ayrı bir yolculuk. Uçak ağzına kadar Türkiye'de çalışmak için bulunan ve ülkelerine geri dönen Özbekle doluydu. Çoğunluğu bağıra bağıra konuşan kadın ve ağlayan çocuklardan oluştuğu için de oldukça eğlenceliydi diyebilirim. Ama sonunda sağ salim vardığım için mutluydum. İlk gün biraz Taşkent'i tanıma, anlama ve yorgunluğu üstümden atmaya çalışmakla geçti. Ertesi gün erkenden 2.5 saatlik bir tren yolculuğu ile Semerkant'a geçtik. 6 kişilik vagonumuzda konforlu denebilecek bir yolculuk yaptık ve yol boyunca geçtiğimiz köyler, kasabalar halkın aslında ne kadar fakir olduğunu anlamamız için yeterli oldu. Semerkant'a vardığımızda bizi gezdirecek olan tur rehberimiz Olga bizi karşıladı. Sabahtan akşama kadar o medreseden bu mozaleye, o camiden bu yapıta her yeri gezdik. Şansımıza mart ayına göre beklenmedik derecede güneşli ve sıcak bir hava eşliğinde yaptık gezilerimizi. İpek halılarıyla meşhur bir halı ve kilim dokuma atölyesi gezdiğimiz değişik mekanlardan biriydi. İpeği işleyip ipini kendileri yaptıkları ve kendi bahçelerinde yetiştirdikleri köklerden elde ettikleri boyalarla boyadıkları el dokuması halılar gerçekten görmeye değerdi. Öğlen yerel yemek yiyebileceğimiz bir yerde şaşlık kebabını denedik (bildiğimiz tavuk şişin biraz daha farklı baharatlarla yapılmış olanı). Biz kebaplarımızı yerken bir masa dolusu Özbek de votkalarını fondip yapıp, şen kahkahalar atıyordu. Daha sonra bu sahneyi gittiğimiz bir sürü mekanda görünce anladık ki, Özbek usulu, sabah öğlen akşam ayırt etmeksizin ortaya bir şişe votka açtırıp 3-4 erkek şişenin dibini görmekmiş... Henüz turist mevsimi başlamadığı için oldukça sakin olan Semerkant'ta kaldığımız 100 odalık otelde dolu olan 2 odadan birinde kalıyor olmamız biraz tedirgin edici olsa da, o kadar yorgunduk ki tedirgin olamadık :) ( http://www.orexca.com/samarkand_hotels_president.shtml ) ![]() İkinci gün sabah Olga'nın ayarladığı bir otomobille Buhara'ya doğru yola koyulduk. Yollar çok bozuk olduğu için 1.5 saatlik yolu 3 saatte alarak rekor kırdık. Şöförağa (kendilerine böyle hitap ediliyor :)) Buhara'ya yaklaşırken altın dişlerini göstere göstere sırıtıp, "size bir Özbek pilavı yedireyim" dedi, e hadi o zaman dedik ve yol kenarında sanayi sitesi gibi bir yerde durduk. Çok hijyenik görünmeyen bu ortamda baktık herkes iştahla pilavları kaşıklıyor bize de aynısını yapmak düştü. İçinde gıcır gıcır at eti pastırması bulunan bu sebzeli pilav at eti parçacıklarını yemediğiniz sürece oldukça lezzetli. En azından ben sevmedim at etini...Sevenler olabilir. Karnımızı doyurduktan sonra Buhara'daki gezimize başladık. Semerkant ile karşılaştırmak gerekirse daha sıcak ve samimi bir yer diyebilirim. Eski şehir merkezi diyebileceğimiz bir merkezde birbirine yakın birçok medrese, cami, sokak aralarında eski taş yapılar, minyatürçüler, demir işi yapan atölyeler, baharatçılar, çaycılar, ipek satanlarıyla oldukça renkli bir yer. Genelde medreseler artık turistik merkezler olmuş ve eskiden sınıf olarak kullanılan odalar turistik dükkanlara dönüşmüş. Suzanne'lerden bahsetmeden edemeyeceğim. Sandınız ki bu bir kız adı :) Suzanne bir çeşit Özbek elişi. Bütün kadınlar bu el işi suzanne masa örtülerini satıyorlar. Desenleri ve renkleri oldukça canlı ve güzel. Bunların yanında birçok el yapımı mozaik, seramik ve majolika bulmak da mümkün. Devam eden günlerde hafta içi olduğu ve Yavuz çalıştığı için elimde harita, harita menzilindeki tüm sokakları yürüyerek, müzeleri gezerek, arada metroya binip inerek, fotoğraf çekerek ve karnım acıktıkça bir türlü doğru düzgün bir kafe veya restoran bulamadığım için hep aynı yere, İstanbul isimli türk restoranına gidip lahmacun yiyerek geçti. Henüz tüketim toplumu olmadıkları için etrafta dükkan veya mağaza da olmadığından ve alış-veriş için meyve, sebze satan açık hava pazarlarına gittiklerinden ben de bir Özbek gibi davranıp pazardan aldığım birkaç baharat ile yetindim... Defne |
| Ana sayfa :: Arkadaşıma Gönder |




